11 Şubat 2012 Cumartesi

Saç Böreği



Çocukluğumuzda Yalvaçta evlerde yapılan en önemli gastronomik faaliyetlerden birisi saç böreği idi. Hamur yoğurulur, saç hazırlanıp, sacayağının üzerine gonur (üç ayağın üzerine yerleştirilir). Tablada böreklik yufkalar yayılırdı. (Hamur tahtasında böreklik hamurlar açılırdı.) Çirpi odun tezek ne malzeme varsa sacın altında yakılır. Yayılan hamurun içine peynir, patates, ot (ıspanak), kıyma, haşgeş (haşhaş) yoğurt, yumurta, kabak gibi malzemeler konur. Saçta iki tarafı pişirildikten sonra sıcak sıcak yağlandığı gibi afiyetle yenirdi.

Çocukluğumuz bu lezzetlerle geçti. Şimdi evlerimiz, apartman yaşamı saç yakmaya müsait olmadığı gibi günlük yaşantımızda hamur yoğurup börek yapacak  zaman da yok. Endüstriyel büyük şehir yaşamı ne yazık ki hayatımızdan pek çok şeyi almış durumda.

Hazır yufka ve teflon tava aynı şey olmasa da çocukluğumuzun tatlarını ve zevklerini bize yaşatabiliyor. 


Marketten aldığımız yufkaları ortadan ikiye bölüyoruz.
Yarım yufkanın yarısına börek içimizi koyuyoruz.





Sonra diğer yarısını üzerine kapatıyoruz. Yanlarının yapışması ve içindeki malzemenin pişme ve sonrasında dökülmemesi için yanlarına fırça ile su sürmek ve kapattıktan sonra yapışsın diye parmaklamakta yarar var.





Daha sonra teflon bir tavada iki tarafını pişiriyoruz.







Dilersek tereyağı ile yağlayarak sıcak servis yapıyoruz.







Doğal olarak şehir yaşamının sağladığı iş bölümü içinde pek çok saç böreği yapan yer bulmak mümkün. Fakat bu işletmelerdeki ticari kar kaygısı hazır yufkadan tavada pişirdiğimiz börekte bile ulaşılan lezzete ulaşmayı engelliyor. Sanki tüm saç börekçiler de en adi peynir kullanılacak ve böreğin içine çok az miktarda konacak diye bir kural var. Ben ıspanaklı ve kabaklı böreğide çok seviyorum ve bunu pek şehir börekçilerinde bulmak mümkün değil. Afiyet olsun.

7 Şubat 2012 Salı

Arap Camii



Karaköy den tüneli sağda bırakarak Perşembe Pazarına doğru ilerlersek bir kilometre kadar ilerde Tersane caddesi ile Avusturya Lisesinin arasında sokak arasında kalmış, sıkışmış bir cami görürüz. Bu sıkışıklığın içinde azametini hak ettiğince gösteremeyen bir binadır. Uzunlamasına gelişen ve dikdörtgen bir kapalı mekanı olan mabedin üzerini düz bir çatı örter. Kilise olduğu dönemden kalma çan kuleside yapının doğu ucunda kale gibi yükselir. Orta çağ avrupa kale kuleleri gibidir.  Her yönü ile ilginç bir binadır. 

 Bu binanın araplar tarafından yapıldığına dair bir inanış olmakla beraber binanın yapısı ve seklinin tam bir Latin kilisesinin özelliklerine sahip olduğunu görürüz.  Cenevizliler burada ticaret kolonisi kurarken bu binayı da Aziz Dominik adına bir katedral olarak inşa ettikleri sanılıyor.

MS 717 de Emevi Halifesi I Velid İstanbul kuşatması sırasında Galatayı almıştır. Muhtemelen bu sırada burada mevcut olan katedrali camiye çevirmişlerdi.  Bu bölgede kaldıkları yedi yıl boyunca ibadet ihtiyaçları için bu camiyi kullanmışlardır. Daha sonra arapların geri çekilmesi ile tekrar kilise olarak kullanılmıştır.  Şu anda arkeoloji müzesinde bulunan çeşitli katolik mezar taşları Arap camii 1900 lerde onarılırken bulunmuştur. Bunların 1453 ten sonra bir tarih taşımamaları Fatihin o sıralar binayı cenevizlilerden alıp camiye çevirdiği tezini kanıtlamaktadır.  Bu tamirat sırasında binaya arabesk bir son cemaat yeri eklenmiştir. 
Özel Minaresi

II Bayezit döneminde ispanyadan yahudilerle beraber az sayıda Endülüs arapta gelmiştir. Bu araplar Gala taya yerleştirilmiş ve bu camiyi ibadetleri için kullanmışlardır. Arap Camii isminin kaynağı ile ilgili rivayetlerden bir tanesi de budur.

Restorasyon Sırasında Avlu
 2010 yılı Avrupa kültür Başkenti projesi ve Vakıflar Bölge Müdürlüğünün katkıları ile şu anda bina ciddi bir restorasyon geçiriyor. Binanın son cemaat yerinde ibadet devam ediyor, diğer bölümler kapalı. Basında çeşitli yazılar çıktı restorasyon sırasında ilk hristiyanlık dönemine ait çeşitli mezar odaları bulunduğu ve bazı duvarlarda sıvanın altında freskler olduğu ile ilgili, fakat henüz resmi bir açıklama yok. 

Sonradan Eklenen Socemaat Yeri
 Arap Camii İstanbul da Osmanlı öncesi ilk gotik eserdir. İstanbul bölgesindeki en eski camidir. Sur içinde yer almayan kiliseden çevrilmiş tek camidir. Tarihi ve kimin yaptığı ile ortada ciddi bir bilimsel açıklama yoktur. Bu gizemli tarihçe içerinde kilise olarak yapılıp Araplarca camiye çevrildiği sonradan Arapların çekilmesi ile yeniden kilise olarak kullanıldığı daha sonra Osmanlılarca yeniden cami yapıldığı kuvvetli ihtimaldir.

Galata yada Karaköy'e yolunuz düşerse görülmesi gereken bir eserdir

5 Şubat 2012 Pazar

İçli Köfte




  İçli köfte buğday yada bulgur yoğun kullanılan mezopotamya mutfağında daha çok Suriye Lübnan bölgesinde yapılan bir yemektir. Arapça daki ismi “kibbe” olup ülkemizde Antep, Hatay, Adana, Mersin bölgesinde yoğun hazırlanan bir yemektir.  Bununla birlikte, tüm İç Anadolu ve Güneydoğu illerimizde de yaygın olarak değişik versiyonları yapılır. 1950 li yıllarda yapılan anketlerle 1961 yılında Milli Eğitim bakanlığının bastığı 1961 basımlı “Anadolu Yemekleri ve Türk Mutfağı” adlı kitapta bir adı da “İçli Şam Köftesi “ olarak anılıyor.
  Yapımı biraz meşakkatli bir yemek olduğu için gündelik olarak fazla hazırlanmaz. Daha çok misafir ağırlanan yemeklerde hazırlanır.  Temel hazırlanma şekli aynı olmakla beraber değişik boylarda hazırlanabilmektedir. Haşlanarak yada kızartıla servis edilebilir.

  Eskiden evlerde yapılan içli köftelerde bulgur bölümü yada dışı yapılırken ince yapmak gibi bir çaba olmazdı. Böl bulgurlu dış kısmını tüketmekte sevilirdi. Şehirleşme ile beraber oluşan endüstriyel gıda üretimi dış kabuğu daha ince içli köfteler yapmak gibi yeni bir tercih ortaya çıkarmıştır.
 
Yapılışı:

İç Malzemesi:
1 kg Yağlı Kıyma
1,5 kg Soğan
150 gr Salça
2 çay kaşığı Karabiber
2 tatlı kaşığı Kimyon
Arzu edildiği kadar Kırmızı Biber
200 gr iç ceviz
3 çorba kaşığı tereyağı

Dış Malzemesi:
1,5 kg Köftelik İnce Bulgur
250 gr İrmik
200 gr Buğday Kırması
250 gr Un
3 yumurta akı
100 gr Salça
Tuz

 
İçin Hazırlanması: Kıymayı tavaya koyup kendi yağı ile kavuralım.  Yağlı kıyma aldığımız için et suyunu salıp çekmeye yüz tuttuğunda altını kapatıp kıymayı tavanın bir tarafına çekelim.  Tavayı kıymalı tarafı yüksekte kalacak şekilde yerleştirip yağın süzülmesini bekleyelim. Kıymayı tavadan alıp yağa doğranmış soğanları koyup üç kaşık tereyağını da ekleyip karamelize oluncaya kadar pişirelim. Daha sonra önceden kavurduğumuz kıyma, salça, karabiber, kimyon ve kırmızı biberi ekleyelim. Tuzu da salçanın tuzunu dikkate alarak ayarlayalım. Hazır olan içi bir gün bekletip dondurmakta fayda var. Zaman yoksa en az bir kaç saat beklemeli.



Dışın Hazırlanması:
Bulguru dış malzemeyi yoğuracağımız tepsiye dökelim.







 Birer kasede irmik ve kırık buğdayı ıslatalım.



Islattığımız irmik ve Buğday kırmasını bulgura ekleyelim.






Unu ekleyelim.








Salçayı ekleyip yoğurmaya başlayalım.







Katı bir hamur şeklini alıncaya kadar su ekleyerek yoğuralım.






Avuç içinde kase şeklinde şekillendirelim.






 İçine iç malzememizi koyup kapatalım.Bu arada içi dışa koymaya başlamadan dövülmüş cevizimizi de iç malzememize ekleyelim.







Dilersek haşlayarak dilersek yağda kızartarak içli köftelerimizi servis hazır hale getirebiliriz.






Bazı bölgelerde köfteler daha küçük yapılıp tabakta yağlı yoğurtlu yada başkaca soslarla servis edilebilmekteler. Bazen içe patateste katılabiliyor. Dışı patatesli yapılan bir versiyonda var. Hatta içe kıyma yerine ıspanak konulan bir yeni yaklaşımda internette yada TV kanallarında boy göstermeye başladı. Afiyet olsun!







31 Ocak 2012 Salı

Yeniköy

Yeniköy Yalıları
 Yeniköy, İstanbul boğazının Rumeli yakasında yer alan en güzel semtlerden birisidir. İlçe olarak, Sarıyer'e bağlıdır. Kuzeyinde Tarabya, güneyinde ise İstinye semtleri ile komşudur.

Yeniköy'ün yerleşim bölgesi olarak ne zaman kurulduğu kesin olarak bilinmiyor. Bazı kaynaklar Bizans döneminde böyle bir semte rastlanmadığından bahsederken, bazı kaynaklar ise tam aksine, Bizans döneminde ki adını bile vermektedirler. Ancak kesin olan, Yeniköy'ün Kanuni Sultan Süleyman'ın(1520-1566) fermanı ile, Karadeniz, özellikle Trabzon ve Rize tarafından getirtilen Rum ve Türk ailelerin iskan edilmesiyle kurulduğudur. Yeni bir yerleşim bölgesi olan buraya Türkler Yeniköy, Rumlar ise, aynı anlama gelen Neohorion(Neokhorion) demişlerdir. Zamanla Neohorion kelimesi, biraz kısaltılarak Nihoriye dönüşmüş ve öyle söylene gelmiştir.

Ne var ki bazı kaynaklar, Yeniköy'ün antik çağlarda ki varlığından bahseder ve isminin Neapolis(yenişehir), olduğunu yazar. İstanbul'un fethinden sonra Romanya'nın Geni bölgesinden gelen Ulah ailelerinin yerleştiği bu bölgeye, Geniköy'den esinlenerek, Yeniköy denilmektedir. Bizans döneminde, semtin üst kısımlarında ki kocayemiş ağaçlarının çokluğundan esinlenerek aynı anlamı veren, Kamarodes(Kommaros) denilirdi. Bizans öncesinde ise, Makedonyalı Filip'in komutanlarından Demotriyos, çok sıcak bir günde bu yörede yaptığı savaşta Bizanslılara yenildiği için, günün anısına semte, Termimeriyon (termineri), yani sıcak köyü denilmiştir.

17.yüzyılda Padişah Kanuni Sultan Süleyman(1520-1566) bir ferman çıkararak İstanbul'un çevresindeki boş alanların yerleşim bölgesine dönüştürülmesini ister. Bu istek üzerine bir çok yerleşim bölgesi kurulur. Bu yeni yerleşim bölgelerinden biri de Yeniköydür.

Yeniköy'ün yerli halkı Karadeniz yöresinden, özellikle Trabzon ve Rize'den getirilen Rum ve Türk ailelerdir. Semte sonra Ermeniler daha sonrada Museviler gelerek yerleşmişlerdir.

Evliya çelebi Seyahatnamesinde Yeniköy ile ilgili şöyle yazmaktadır: " Burası Sultan Süleymen'ın fermanı ile iskan edildiği için Yeniköy derler. Üç bin haneli, bağlı ve bahçeli müzeyyen bir şehirdir. Galata kadısı'nın naibi hükmünde olup, subaşısı, yeniçeri Serdar'ı, çavuşu ve yasakçıları vardır. Üç camii olup, lebiderya'da olan kaptan Halil paşa cami gayet şirindir. Hacı Ömer hanesi önünde, yeniçeri avcıları, Istranca dağlarında avladıkları Karacaların etini padişah için pastırma yaparlar, evin önünde ki çimenzar sofada perverde ederler; çünkü buraların ab-ı latifdir. Bir hamamı, bir hanı ve bekar odaları, iki yüz dükkanı vardır. Karadeniz'e giden gemilerin kaptanları, peksimeti Galata'dan ve Yeniköy'den alırlar.

Yeniköy'de diğer boğaz semtleri gibi sık sık Rus ve Don kazaklarının saldırısına maruz kalır. Rus kazaklarının 1624 yılında yaptıkları saldırıda, saldırganlar üç yüz kadar şayka[ küçük fakat çok süratli tekne] ile Yeniköy'e saldırır, etrafı yakıp yıkar, ne varsa yağmalarlar, çok sayıda Türk ve Rum'u öldürüp, binden fazla esir alarak çekip giderler. Yeniçerileri bayram nedeni ile müdahale edememiş olması bu felaketi, Yeniköylülerin başına getirir. Ne var ki, Rus ve Don kazaklarının saldırıları pek çok kez tekrar etmiş, ve Yeniköy gibi diğer semtlerde yağmalanmıştır. Nispeten genç bir yerleşim bölgesi olmasına karşın Yeniköy'de pek çok tarihi eser vardır. Bilhassa sahil şeridinde ki yalılar, sahilhaneler, ana caddenin üst kısımlarında ki konak ve köşkler birer tarihi yapı özelliği taşır.

Yeniköy'de üç tarihi cami vardı. Bu camilerden biri Padişah II.Osman döneminde(1618-1622) Kaptan-ı derya ve sadrazam Güzelce Ali Paşa tarafından yaptırılan camidir. Bu camiye Çelebi Ali Paşa cami de deniliyordu. Diğeri, şeyhülislam Zembilli Ali efendinin oğlu Fazlı efendi(ö:1583) tarafından yaptırılan Molla Çelebi cami ve diğeri de derya reislerinden Osman Ağa  tarafından yaptırılan Osman reis camii idi.Bu camilerden Molla Çelebi cami ile Çelebi Ali paşa camii, 1958 yılında yapılan yol genişletme çalışmaları  sırasında yıkılmış gitmiştir. Ancak Osman Reis camii halen durmaktadır.

Yeniköy'de günümüzde beş cami vardır. Bunlar: Osman Reis camii(1635), Yeniköy çarşısı içinde ki yeni cami, Bağlar mevkii Cevahirler camii, askerlik şubesi karşısında ki sokaktaki Yeniköy  yeni cami(1966), ve kalender üstü mahallesi camidir. Bu camilerden Osman Reis cami, Yeniköy'de ki en eski ve önemli tarihi yapılardan biridir. Bu cami 1903 yılında Ahmet Arif paşa tarafından bugünkü haliyle yeniden inşa edildi. Caminin alt tarafında(deniz tarafı) bir haziresi(mezarlık) bulunmaktadır. Cami bahçesinde çok eski tarihlerde yine bu camiye ait bir okul vardı. Ancak günümüzde bu okul ile ilgili  bir iz yoktur.

Yeniköy'de ki bir başka tarihi eser, Yeniköy hamamıdır. Bu hamamı İskender paşa yaptırdığından, İskender Paşa hamamı olarak da anılır. Hamam, Yeniköy Köybaşı caddesi üzerinde cami yakınlarında idi. Yol yapım çalışmaları sırasında ve 1958 yılında yıkılmıştır. İskender paşa  vakfında olan hamama, Reisler hamamı deniliyordu. Yeniköy'de bir de Şeyh İsmail efendinin kurduğu Halveti tarikatı tekkesi vardı. Bu tarikatın tekke binası günümüze kadar gelmemiştir, ancak bahçesinde ki mezarlıkta bulunan mezarlar ve mezar taşları halen korunmaktadır.

 Yeniköy'de beş kilise, bir sinagog inşa edilmiştir. Bunlar; Ayios Nikolaos, Ayios Yeorgios ve Panayia Kumariotisa Rum kiliseleri, Surp Asdvadzadzin ve Surp Hovhannes Mıgırdıç Ermeni kiliseleridir. Musevilerin de yeniköy  Sinagogu adını taşıyan bir sinagogları vardır. Panayia Kumariotisa kilisesi Meryem anaya ithaf edilmiş olup, inşa tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak 17.yüzyılda yapıldığı tahmin edilmektedir. 1722 yılında Yeniköy'de çıkan büyük yangında, üç kilisenin yandığı bilinmektedir. ikinci kez inşa edilen kilise, 1821 yılına kadar kullanılmıştır.1821 yılında Mora isyanı  nedeniyle bazı kiliseler  yakılıp yıkılmıştı. Bu kilisede yakılanlardan biri olmuştur. 1836 yılında İstanbul'u kasıp kavuran veba salgınının, Yeniköy'lü Kara Theodori paşanın uyguladığı karantina sistemi ile önlenmesi üzerine, Padişah Sultan II.Mahmud, çok memnun olmuş ve bu hizmete karşılık bugünkü kilisenin yapımına izin vermiştir.1837 yılında tamamlanan kilisede, değerli tarihi eser ikonalar ve üç katlı görkemli çan kulesi vardır. Çan kulesi ayrı bir binadır. 

Ayios Nikolaos kilisesi yeniköy'ün ikinci büyük kilisesidir. balıkçı ve denizcilerin koruyucusu Aziz Nikola adına ithaf edilmiştir. Bu kilisenin ilk yapım tarihi belirsizdir. 1772 yangınından sonra bir kaç kez yenilenmiştir. Bu kilisede tahrip edilen kiliselerden idi ve 1839 yılında yeniden inşa edilerek günümüze kadar gelmiştir. Kilise bahçesi içersin de ayrı bir bina olarak iki katlı çan kulesi 1888 yılında inşa edilmiştir.

Ayios Yeorgios kilisesi, İstanbul'da Kudüs Patrikhanesine bağlı ve aynı ismi taşıyan kiliselerden biridir. Bu kilisenin de ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Ancak 1740 yılında mevcut olduğu, yıllık gelirinin 40 kuruş civarında olduğu ve bu haliyle  yeniköy'de ki kiliseler içersinde mali açıdan en fakiri olduğu kayıtlarda mevcuttur.  Bu kilise Simitçi Salih sokağı ile Valide çeşmesi sokağı arasında olup, bugünkü durumunu 1851 yılında almıştır.

Yeniköy'de, 17. yüzyılda az miktarda da olsa Ermeniler de yaşıyordu. Ermeni nüfusu  18. yüzyılda artmaya başlamış ve 20. yüzyılın başlarında cemaat olabilmişlerdir. Ermenilerin kilisesi Surp Asdvadzadzin kilisesi, Meryem anaya ithaf edilmiştir. 1760 yılında yapılan kilise, 1834yılında yenilenmiş olup halen kullanılmaktadır. Ermenilere ait ikinci kilise Surp Hovhannes Mıgırdıç kilisesidir. Vaftizci yahya'ya ithaf edilmiştir ve Yeniköy köybaşı'nda olup, ana caddeye yakındır.

Yeniköy'de ilk yerleşim yıllarında Musevi nüfus yoktu. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sayfiye amaçlı gelmeleri ve özellikle yaz aylarında ikamet etmeleri ile dikkati çektiler. Cemaat olacak duruma geldiklerinde ise, ibadet ihtiyaçlarının giderilmesi amacıyla, Musevi banker Kamondo ailesinin desteği ile 1870 li yıllarda askerlik şubesinin karşısında inşa edilen sinagogu hizmete açtılar.

Yeniköy'de ki her kilisenin bahçesinde mezarlık var. Kilise bahçesinde ki mezarlıklar hala bakımlı ve mezarların kimlere ait oldukları bellidir. Kiliselerin dışında ki  Rum mezarlıkları sahilden hayli içerde, yeniköy'ün sırtlarında olup kullanılır durumdadır. Ermeni mezarlığı ise, Yeniköy mezarlığı arkasında bulunan hakim bir tepe üzerindedir. Bu mezarlığı hangi olay nedeniyle  şehitlik olarak isimlendirildiği bilinmemektedir. Türk mezarlığı da Yeniköy'ün iç kısımlarındadır. Yeniköy'de Musevi mezarlığı bulunmamaktadır.

Yeniköy'de padişah III.Selim'in annesi Mihrişah sultan'ın yaptırdığı iki çeşme vardı. Köybaşı caddesi üzerinde bulunan tek yüzlü duvar çeşmesi 1805 yılında yaptırılmış fakat 1957 yılında ki yol yapım çalışmaları sırasında yok olmuştur. Mihrişah valide Sultan 1805 yılında bir çeşme daha yaptırdı. Çeşme, Molla Çelebi caminin kıble duvarındaydı. Ancak yol yapım çalışmaları sırasında 1957 yılında Molla Çelebi cami ile birlikte yıkılmıştır. Bu çeşme şimdi, askerlik şubesinin yanında ki parkın içinde olup, tarihi eser olarak korunmaktadır. Bu parkın içersinde bir de su terazisi vardır ancak hangi tarihde ve  kimin tarafından yapıldığı bilinmemektedir. Hüseyin paşa(ağa) çeşmesi, 1825 yılında kalender mevkinde ve yol üzerinde yapıldı. Ne var ki bu çeşmede yol yapım çalışmaları sırasında yıkılmıştır. Yıkımdan nasibi alan çeşmelerden biri de üç kitabeli Hacı Baba çeşmesidir. Ana cadde üzerinde bulunan bu çeşmede, Ermenice, Türkçe ve Rumca olmak üzere üç kitabe vardır. Ermenice kitabede 1841, Rumca kitabede 1861 ve Türkçe kitabede 1863 tarihleri yazılıdır. Bu göstermektedir ki çeşme, üç kez bakım görmüştür. Bu çeşmede yol bakım çalışmaları sırasında yıkılıp gitmiştir. Yeniköy Yeni cami yanında ki büyük duvar çeşmesi de tarihi çeşmelerden olup, üzerinde herhangi bir kitabe olmadığından, kim tarafından ve hangi tarihte yapıldığı bilinmemektedir.

Mahallenin tek kaynak suyu, Kumsuyudur. Özgür sokağının ist kısmında bulunan bu çeşme, üç ayrı çeşme ile çarşı içine  iner. Birinci çeşme Özgür sokakta, ikinci çeşme Köyderesi sokakta, üçüncü çeşme ise Simitci Salih sokaktadır. Çeşmenin yapılış tarihi 1947 dir. Eski dönemlerde Yeniköy, su kaynağı bol olan yerleşim alanlarındandı. Bu nedenle de pek çok ayazma vardı. Yeniköy'de ki başlıca ayazmalar şunlardır: Panayia Tis Fatnis ayazması, Ayia Paraskevi ayazması, Ayios Haralombos ayazması. Panayia Tis Fatnis ayazmasının yapım tarihi bilinmemektedir. Su dolabı sokağında bulunan bu ayazma yığma  taştan yapılmış ancak sonradan ahıra dönüştürülmüştür. 1950 yılında Ayazmanın bulunduğu alan Rumlar tarafından satın alınmış, yeniden inşa  edilmiştir. Yeniköy'ün en bakımlı ve en büyük ayazmasıdır. Ayia Paraskevi ayazması, Yeniköy'ün hala en çok ziyaret edilen ayazmasıdır. Küçük bir kulübe durumundadır, suyu acıdır, göz hastalıklarına iyi geldiği söylenmektedir. Bu ayazmanın yanında, iki tarihi çınar ağacı bulunmaktadır. Ayios Haralombos ayazması, halen kullanılan bir ayazmadır ve kısa bir süre önce onarım görmüştür. Sayılan bu üç  ayazmadan başka  pek çok ayazma daha vardı. Ayios Therapnon ayazması adını taşıyan iki ayazma 1960 yılına kadar ziyaret ediliyordu, ancak zamanla kaybolup gitmişlerdir. Bu bölgede bulunan diğer ayazmalarda zaman süreci içersinde yıkılıp gitmişlerdir.

Mahallede ki asırlık ağaçların çokluğu dikkat çeker. Ayaparaskevi ayazmasının yanında ki iki çınar ağacından birinin çevresi 4.40 metre, diğerinin ise 2.85 metredir. Eski çifte Çınar gazinosu[şimdi böyle bir gazino yok] girişinde ki çınar ağacının çevresi 3.80 metredir. Tahsin Gürel[sonraları Ilıcak yalısı] yalısının bahçesindeki dev çınar ağacı ise, dipten beş dallıdır. Aynı yalının bahçesinde bulunan bir başka çınarda asırlık ağaçlardandır.

Yeniköy, Boğaziçi'nin en göz alıcı yerine kurulmuş bir yerleşim bölgesidir. Her iki yanında koy olması(İstinye-tarabya) önemini daha da arttırmıştır. Deniz suyunun biraz akıntılı ama temiz, semtin iç kısımlarına gidildikçe yeşil ve ağaçlık alanların bolluğu, havasının fevkalade güzel olası ile İstanbul'un çok çabuk gelişen ve ilgi çeken mahallelerinden olmuştur.

Yeniköy'ün kuruluşunda iki mahalle ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri Türk mahallesi diğeri ise Türk mahallesidir. Türkler İstinya'ye kadar olan bir alanda yerleşmişlerken, Rumlar da Kalender'e kadar olan bir alanda yerleşmişlerdi. Türkler kendi mahallelerine Yeniköy, Rumlar ise Neohorion diyorlardı. yeniköy, 19. yüzyılın sonları ile 20.yüzyılın başlarında çok ilgi çeken semtlerden biri oldu. Bilhassa devlet adamları ile bürokratların ilgi göstermesi, zenginlerin, paşa, paşazade, devlet adamları ve bürokratların Yeniköy'e yerleşmesi burayı yalılar, sahilhaneler ve konaklar semti yapmıştır.

Kalender Köşkü

Yeniköy'de ilk tarihi eser binayı yaptıran, Sultanahmet cami bina emini, Kalender çavuş  olmuştur. Kalender cavuş burada büyük bir hamam ve sahilsaray yaptırdı. Semt bu nedenle de Kalender adını aldı. Halen ordu evi olarak kullanılan Kalender köşkü, Padişah III.Ahmet döneminde(1703-1730) Sadrazam Damat İbrahim paşa tarafından yaptırıldı. Bu bina daha önce Kalender Çavuş tarafından yaptırılan binanın temelleri üzerine inşa edilmiştir. Bazı kaynaklarda bu binanın 1866-1875 yıllarında yaptırıldığı belirtilmektedir. Kalender köşkünde, Sultan Aziz 27.09.1864 tarihinde III.Napoleon'un kuzeni Muray'ı kabul etti. Bu muhteşem köşk bir kaç kez yangın geçirmiştir. Son kez 1939 yılında yandı. 1967 yılına kadar harap bir vaziyette kalan yalı, bir kat ilavesiyle yeniden inşa edilmişi ve günümüzde ordu evi olarak kullanılmaktadır.


Mr Walker sahilhanesi 1870 li yıllarda yapılmış olup günümüzde sahibi Eczacıbaşı ailesidir. Kalender caddesi üzerindeki Mühendis Nebil Serter yalısı 19. yüz yılda Sultan Abdülhamid döneminde yaptırılmıştır. Eski Sarıyer adliye binası daha önceleri Polonya büyük elçiliği idi. Bina 19. yüzyıl başlarında inşa edildi. Bu binayı İlhami Özdemiroğlu satın aldıktan sonra, 1960 yılında Sarıyer adliyesi olmuştur. 1972 yılında büyük bir yangın gördükten sonra onarım görmüştür. Cezayirliyan yalısı da tarihi binalardandır. 1885 yılında inşa edilmiştir.Bu yalı I.Dünya Savaşından önce Avusturya-Macaristan büyükelçiliği daha sonra da yazlığı olarak kullanılmıştır. Yalının en büyük özelliği, giriş taşlığında ki çakıl taşı süslemelerinin muhteşem bir güzelliğe sahip olmasıdır. 


Yeniköy Balıkçı Barınağı
  Tarabya-Yeniköy yolu üzerinde ki 48 numaralı yalı,1885 yılında inşa edilmiş olup İbrahim Esi'ye aittir. Bu yalının bir diğer ismide F.Selman Kabibay yalısıdır. Deniz kenarında ve Yeniköy'ün küçük balıkcı barınağının hemen yanında ki yalı 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılmış olup, Ziya Kalkavan yalısı ismini taşımakta ise de, bu yalı Armatörler Kooperatifine aittir. Yeniköy'de sahilhaneler, yalılar birbirini kovalar. Sandoz yalısı olarakbilinen yalının ilk sahibi, Mösyö Pardoe idi. Sonraları yalıya, Fuat-Feride irel ailesi sahip oldular. Dadyan yalısı,18. yüzyılın sonlarında inşa edildi. Sahibi Sultan II.Abdülhamid'in vezirlerinden Dadyan idi. Bu binayı zengin tüccarlardan Ermeni Düzoğlu yaptırmıştır. Ne var ki büyük harcamalarla yapılan bu yalı nedeniyle Düzoğlu yolsuzluklarla suçlanmış ve sonuçte saray gibi olan bu yalının balkonunda asılarak idam edilmiştir. Yalı daha sonraları Nikola Aristarhi'ye geçmiş, daha sonrada Dadyanlar tarafından satın alınmıştır. Binanın son sahibi ise Adil Sezer dir. Baran yalısı 1897yılında inşa edilmiş sonra da el değiştirmiştir. Yalıyı önce Hamapolos isimli bir şahıs satın almış, daha sonra 1920 yılında Dr. Muvaffak Gören yalının sahibi olmuştur. Bu yalının yanı başında Ali Rıza paşa yalısı bulunmaktadır. yalı 19. yüzyılın sonlarında bir Fransız Musevisi tarafından inşa edilmiş, 1908 yılında yalıyı Ali Rıza Paşa satın almıştır. Yalı bu isimle anılmaktadır. Rum parayia Mütevelli heyetinin sahibi olduğu 11 kapı numaralı yalı, 1850-1875 yılları arasında yapılmış olan tarihi özellik taşıyan bir yalıdır. Faik bey ve Bekir yalıları birbirine simetrrik olarak yapılmış yalılardır. Son sahipleri Müh. Adnan Ünlütürk ve Lütfiye Kurtoğludur. 1890-1895 yılları arasında yapılan yalı, Yeniköy vapur iskelesinin hemen yanındadır. 

Yeniköy İskelesi
 Yeniköy vapur iskelesinin yanında ki(İstinye tarafı) yalının yapılış tarihi belli değildir. İlk sahibi olan Eyüp paşa'dan Hacı Parsık İhmalyan'a geçmiş uzun yıllar lokanta olarak kullanılmasına rağmen son yıllarda kaderine terk edilmiş durumdadır. Mısırlı Fuat bey yalısı bilahare Baltacıoğlu yalısı olmuştur. 18. yüzyılın sonlarına doğru inşa edilmiş olan yalıyı Fuat bey, Mısırlı İhsan bey'den satın almışsa da daha sonraları yalı önce Boronkay ailesine sonraları da Mustafa Özkan'a satılmıştır.

Yeniköy'deki tarihi eser yalılardan biri de Tahsin bey yalısıdır.Tahsin bey'e ait şirketin iflasından sonra yalı, Ilıcak ailesine geçmiştir. Bu ailenin de iflası üzerine yalıya Enka şirketi ortaklarından Sadi Gülçelik sahip oldu(1975) 1980 yılında elim bir uçak kazası sonucu Sadi Gülçelik ölünce, yalı tekrar Ilıcak ailesine geçti. daha sonra Borç-Alacak olayları nedeniyle yalı, Doğuş grubu tarafından haciz edildi. Erol Aksoy ile Ilıcakların anlaşmaları üzerine yalıya Erol Aksoy sahip oldu. Ne var ki,yalı Erol Aksoy'da fazla kalmadı ve 2004 yılında Sabancı ailesi tarafından satın alındı. Bu yalının bir ismi de lanetli yalıdır. Bu ismi almasının nedeni, yalıya sahip olanların hiç birisinin işlerinin iflah olmamasıdır. Bu yalının en büyük özelliği seksen metrelik bir rıhtıma sahip olmasıdır. 

Sait Halim Paşa Yalısı
Yeniköy'ün en görkemli yalılarından birisi de Sait Halim paşa yalısıdır. 1875- 1900 yılları arasında yapılmıştır. Yalının bir ismide, bahçesinde Aslan heykeli olması nedeniyle Aslanlı yalıdır. Mısır prensi tarafından satın alınan harap haldeki yalı, bugünkü haliyle yeniden yaptırıldı. 1950 li yıllarda ki yol bakım ve genişletme çalışmaları sırasında yalıyı, koruya bağlayan ve geçiş veren iki köprü yıktırılmıştır. Sadrazam Sait Halim paşa'nın bu yalısında Türk-Alman anlaşması imzalandı ve Osmanlı imparatorluğu bu anlaşma ile I.Dünya savaşına girdi. Bu savaş osmanlı imparatorluğunun çökmesine neden olmuştur. Sadrazam Sait Halim Paşa, 1921 yılında Paris'de bir Ermeni komitacı tarafından öldürüldü. Yalı 1960 yılında Turizm bakanlığı tarafından satın alındı ve değişik amaçlar için kullanıldı. Bir ara eğlence merkezi yapılan yalı, sonraları Başbakanlık yazlık komutu olarak da değerlendirildi. yalı 1980-1984 yılları arasında büyük onarım gördü. 1995 yılında yangın geçiren yalı, Turizm bakanlığı tarafından yeniden onarıldı ve 2004 yılında kırk dokuz yıllığına Göçtur turizm firmasına kiralanmıştır.

Köybaşı caddesinde ki yalılardan biri de çaycı İstapan yalısıdır. Ne zaman yapıldığı bilinmiyor. 1991 yılında Necati Aslan olarak isim almışsa da bu yalı, Dr. Hulusi Beçet yalısı olarak bilinir.

Eski zaptiye(polis) karakolu, 1901 yılında yapılmış olan, Yeniköy'den Yenimahalleye kadar giden karakollardan biridir. Bu bina 1923 yılından beri askerlik şubesi olarak kullanılıyor. Madenci Arif bey yalısı tarihi eserlerden olup, Süreyya bey yalısı olarak da bilinmektedir. Köybaşı caddesindeki 157 nolu yalı, Dr. Rasim bey yalısı olup, son sahibi eski Başbakanlardan Tansu Çillerdir. Bu yalının hemen yanında Üstünkaya yalısı bulunmaktadır. Bu yalıda çok el değiştiren yalılardan olmuştur. Faruk Sezerar yalısı, 18. yüzyılın sonlarında yapılmış tarihi ve önemli yapılardan biridir. Yalı, iki Fransız tarafından Aslan Sadıkoğluna satıldı. 1933 yılında Ord. Prof. Dr. Burhanettin Sezerar yalının son sahibi oldu. Yalı, profesör'ün oğlu olan Faruk Sezerar adıyla anılmaktadır. Bir diğer tarihi yalı da, Levazım Reisi Birinci Ferik Ahmet Afif paşa(1852-1920) yalısı olup 1910 yılında yaptırılmıştır. Yalıya sonraları Misbah Muhayyeş sahip olmuş ve yalı bu isimle anılmaya başlamıştır. Özgün mimarisi ve  görkemli yapısıyla bu yalı boğaziçi'nin en kıymetli yalılarından birisidir. Bu tarihi binanın son sahibi ise Uzan ailesidir. Yalı eskisine uygun olarak 1986 yılında yenilenmiştir. Sadece yeniköy mahallesinin ve Sarıyer ilçesinin değil, Boğaziçi'nin en muhteşem yalısı, Şehzade Burhanettin efendi yalısıdır. Yalı 1880 yılında yapılmış olup, ilk sahibi Varti Vartaks efendidir. Üç bin metrekare kapalı alanı, 64 odası bulunan yalının 60 metrelik bir de rıhtımı vardır. İlk sahibinin ölmesi üzerine yalıya Teşkilat-ı umumiye nazırı Ahmet Münir paşa sahip oldu. 1911 yılında Sultan II.Abdülhamid, çok sevdiği oğlu şehzade Burhanettin efendi için yalıyı satın aldı. Burhanettin efendi, İstanbul'dan ayrılmadan önce yalıyı Ahmet İhsan bey'e sattı. 1984 yılında ise yalının sahibi Müfit Erbilgin oldu. Yalı büyük bir onarım gördü ve 1999 yılında tamamlandı. Bu yalı 1984 yılından beri Erbilgin yalısı olarak anılmaktadır.


Erbilgin Yalısı
Yeniköy, İstanbul'da ki pek çok yabancı ülke temsilcilikleri tarafından da ilgi gördü. Aynen Tarabya ve Büyükdere gibi. Yeniköy'de Polonya, İran, Avusturya, Yunanistan, A.B.D. sefaret ve konsolosluklarının yazlık binaları bulunuyor, bu ülke temsilcileri yaz aylarını buralarda geçiriyorlardı.

Yeniköy sadece yabancı ülke temsilcileri tarafından değil, turist olarak da gelen yerli ve yabancıların da ilgi gösterdikleri bir semt olduğundan otel sayısı fazla idi. Yeniköy'de ilk otel 1913 yılında Hotel Thalia adıyla açıldı. Sonraları Yeniköy Rum Parayia kilisesi mütevelli heyetine ait yalı bir ara, Josep Levi tarafından Splendit oteli adıyla işletildi. Bu yalının alt bölümü uzun bir zamandan beri Aleko'nun yeri ve Deniz park adıyla restaurant olarak işletilmektedir. Daha sonra ki yıllarda da Yeniköy'de otel açımına devam edildi. Bu otelleri Beyaz yalı oteli(1949), ve Boğaziçi otelleri(1960) izledi.Ne var ki bu otellerin hiç biri uzun ömürlü olamadı. Yeniköy'de ilk modern otel, 1960 lı yılların sonunda, Sait Halim paşa yalısının yanında, Carlton oteli adıyla açıldı. Bu otel 1986 yılında kapatıldı ve sonra da yıkılmıştır.

Yeniköy'de yaşam çeşitlilik gösterir. İlk yıllarda Yeniköy halkı balıkçılık, bağcılık, bahçecilik, meyvecilik, fırıncılık, meyhanecilik ve kayıkçılık yapıyorlardı. Yeniköy'ün özellikle Rum fırıncıları ile balıklıları mesleklerinde çok başarılı olmuşlardı. daha sonra diğer  meslekler gelişmiştir.

Yeniköy uzun yıllar, Karadeniz veya Marmara tarafına sefere çıkacak olan gemilere erzak veren hareketli bir merkezdi. Bilhassa Yeniköylü fırıncıların yaptıkları peksimetler, çok meşhurdu ve dayanıklı olmaları nedeniyle gemiler bolca peksimet alırlardı. Halen yeniköy otobüs durağının arkasında bulunan Tarihi Yeniköy börekçisi ününü devam ettirmektedir.  Bu küçük börekçide hafta sonları hoş ve hızlı kahvaltı yapabilirsiniz.

Yeniköy'ün balıkçıları ve balıkçı reisleri de çok ünlüydüler. Özellikle dalyancıları ve Dalyan reisleri çok aranır, dalyan kurulması işi hep onlara verilirdi. Dalyancılık gibi, küçük ağa ve olta balıkçılığı ile Çirozculukta da çok ustaydılar.

Yeniköy'de gelişen en önemli sanat, yazma ve yemeni imalatı idi. Yeniköy'ün kurulduğu yıllardan 1960 lı yıllara kadar yemeni ve yazma imalatı devam etti. 19. yüzyılın sonlarına doğru çok sayıda imalathane varken, bu sayı 1960 larda hayli azaldı ve bir süre sonra da tamamen yok olup gitti. yeniköy'ün yazma ve yemenileri sadece yurt içinde değil, yurt dışından da alıcı buluyordu.

Yeniköy, günümüzde en modern yerleşim bölgelerinden biridir. Türkiye'nin en zengin iş adamlarının ikamet ettiği bu semt de yaşam son derece renklidir.  Yukarıdaki tepelik bölümlerde bağlar diye anılan bölümlerde yoğun karadenizli vatandaşlarımız yaşamakta.


16 Ekim 2011 Pazar

İstinye






İstinye, İstanbul boğazı'nın Rumeli yakasında yer alan bir sahil semtidir. kuzeyinde Yeniköy, güneyinde Emirgan ile komşudur. istinye çok eski bir yerleşim bölgesidir. 2005 ile 2010 yılları arasında yaşadığımız bu bölge İstanbulun ve boğazın en güzel bölgelerindendir.


TARİH
İstinye'nin antik çağda ki adı Leosthenion'dur. Ancak yine aynı dönemlerde Lasthenes ve Sosthenion adlarıyla da anılmaktaydı. Helen dilinde ki adı Sosthenion'du. Bu ad, saos/sos(güvenli) ve Sthenion(güçlünün yeri- Athena'nın yeri )sözcüklerinden türetilmiş olup, " güçlü tanrıça Athena'nın güvenli koyu " anlamına gelmektedir. Bundan da anlaşıldığı gibi istinya adını güvenli koyundan almaktadır.

İstinye'de antik çağda bir adak yeri vardı. Burada ki adak yerinin Argaunotların, Bebrik kralı Amyknos'u yenmelerine karşı saygı ve zafer ifaedesi olarak inşa etmişlerdi. Bu adak yerini yani başka bir deyişle tapınağı, Argaunotların kaptanı Iasson yaptırmıştı. İstinye Argaunotlar zamanında çok seçkin bir yerdi. Bizans döneminde İstinye'nin adı " Stenos " oldu. Yine aynı dönemde " Stenia " adını  aldı. Eski dönem isimlerinden Stenia'ya uyarlanan en yakın isim İstinye olduğu için bu ad benimsenmiş olmalıdır. Bir başka söylenceye göre bu semt de Eskiye adında bir din adamının burada yaşadığı ve bir tapınak yaptırdığı için semtin adı İstinye olmuştur.

Argaunotların yaptırdıkları adak yerini(tapınak), Bizans kralı Konstantin, kendi adına kiliseye çevirdi. Daha sonra ise Makedonyalı Basil onardı. O dönemde İstinye'de " Romanos " adlı imparatorluk sarayı vardı. Bu saray 921 yılında, Tuna kıyısından gelen Bulgarlar tarafından yıkılmıştır. Bu arada o devirlerle ilgili bir rivayet vardır ki: Bizans döneminde bir münzevi olan Daniel adlı kişi, otuz üç yıl boyunca İstinye'de bulunan bir sütun üzerinde oturmuş, yaz kış gelen ziyaretcilere bıkmadan usanmadan vaaz ederek sütunun üzerinde kalmayı sürdürmüştür. Bu rivayet ne derece doğru bilemeyiz.

2005 Kışında İstinye Koyu
İstinye koyu, derin ve korunaklı olduğu için, Bizans döneminden beri iskan edilmeye başlanmıştır. Hemen her dönemde Karadeniz'den gelen donanmalar İstinye koyunda demirlemişlerdir. Megaralılar, Argaunotlar, Bebrikler, Gotlar, Cenevizliler ve Bizanslılar İstinye koyunu kullanmışlardır. Zaman zaman İstanbul'un Karadeniz'e yakın semtlerine baskın yapan Don kazaklarının da uğrak yeri olmuştur. Osmanlı döneminde de aynı üs olarak kullanılan İstinye koyu, aynı zamanda tersane ve kalafat yeri olarak da kullanılmıştır.

İstinye 16.yüzyıldan itibaren gelişmeye başladı. Köy, tersane ve kalafat yeri olarak iş yeri havasına girerken, Neslişah Sultan da semtin gelişmesi için burada ki mevcut yerleşmeye bir mahalle kurarak ve bir mescit yaptırarak(1547) katkıda bulundu.

Evliya çelebi ünlü seyahatnamesinde İstinye ile ilgili şöyle yazar : "Bin parça gemi alır büyük limanı vardır. Han ve Medrese yoktur. Bağ ve bahçesi çoktur. Ahalisinin fukaraları bahçevan ve balıkçıdır. kasaba, körfez dahilinde olduğundan havası o kadar iyi değildir. Liman burnunda bir misafirhanesi vardır. Limanı rüzgardan emindir. "

18 yüzyılda İstinye'de sahil boyunca yerleşme başlar ve yalılar, konaklar yer almaya başlar. Mahalle tarihi eser bakımından zengin yerleşim bölgelerinden biridir. Tarih boyunca uygarlıklara kucak açan İstinye, pek çok kez Bulgarlar, Hunlar, kazaklar ve Rusların saldırısına uğramış ve yıkılıp tahrip olmuştur.

İstinye'de ki tarihi eserlerden biri, Neslişah sultan camiidir. İstinye'de Değirmen sokakta bulunan cami, II.Beyazıt'ın torunu Neslişah sultan tarafından 1540 yılında yaptırıldı. Cami yol çalışmaları  nedeniyle 1957 yılında yıktırıldı. Arsasının bir kısmının yola verilmesine rağmen diğer kısmı üzerinde aynı ismi taşıyan bir cami yaptırıldı.


İstinye hamamı, Neslişah Sultan camii  karşısında İstinye hamamı  sokağı ile İstinye değinilen sokağının birleştiği yerdedir. Hamam 1460 yılında Gazi Semiz Ali Paşa tarafından yaptırılmış ve vakfedilmiştir. Aslında aynı yerde iki  hamam yaptırılmış ancak biri  yıkılmıştır. Halk  arasında bu hamama, Neslişah sultan hamamı da denilmektedir. Dilencilerin rağbet ettiği hamam aynı zamanda " dilenciler hamamı " olarak da anılırdı.

Bizans imparatoru Büyük Konstantin I. (324-337) " baş melek " Arhistratigos Mihail'in anısına şimdi ki  mevcut kiliseyi (iki melek) yaptırdı. Taksiarhon Mihail ve Gavril kilisesidir bu. Bugün ki kilise 1820 yılında Rus gemiciler tarafından yeniden inşa edilmeye başlanmış, 1938 yılında ancak tamamlanmıştır. Bu kilise Fener Patrikhanesine bağlıdır.

Mahallede bir adet Müslüman mezarlığı bulunmaktadır. Azınlıklara ait mezarlık ise yoktur. İstinyede' ki çeşmelerin en eskisi, Ahmet Şemsettin efendi çeşmesidir. Çeşme İstinye meydanında ki küçük parkın içinde olup, 1767 yılında Ahmet Şemsettin efendi tarafından yaptırılmıştır. Çeşmelerin su yolları, 1926 yılında İslamiyeti kabul eden  Trandıl Şem-i Nur adını alan bir hanım tarafından onarılmıştır.

Abdülhamit Han (1) çeşmesi, İstinye cami sokakta Neslişah Sultan cami'nin avlu kapısı bitişinde olup 1782 yılında yaptırılmıştır. II.Mahmut Han çeşmesi de 1834 yılında yapılmış ve günümüze ulaşmamıştır. İstinye sahil yolunda ve Toprak ailesine ait binanın bahçe duvarına bitişik olarak yaptırılan Rizeli Hacı Bayram Kaptan çeşmesi, duvar çeşmesi hüviyetinde olup yapım yılı 1900 yılıdır.
Tarihi çeşmelerdendir (Toprak ailesinden bu binalar TMSF tarafından alınmış ve Remzi Gür'e satılmıştır. Fakat yakın zamana kadar bina üzerinde Toprak yazmaya devam etmiştir).  Mimari yapısı ile dikkati çeken İskele çeşmesi 1908 yılında yaptırılmış olup, Vapur iskelesi karşısındadır. Bu çeşmeyi kimin yaptırdığı bilinmemektedir.

İstinye, tarihi eser özelliği  taşıyan bina bakımından zengindir. Özellikle, 19. yüzyılda yapılan Faik bey yalısı, harika mimarisi ile dikkati çeker. Bina daha sonra el değiştirdiği için Pakize hanım yalısı olarak da anılır. Recaizade(hancıoğlu) yalısı, İstinye vapur iskelesi yanındadır. Yalı 19.yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. Zamanla harap olan yalı, 1970 li yıllarda yıkılmış, 1985 yılında yeniden yapılmıştır.

Yeniköy'den İstinye'ye girişte, sağ tarafta ve tam köşedeki beyaz yalı denilen yalı da İstinye'nin göz okşayan tarihi binalarındandır. Bu binayı geçtikten sonra, hastanelere varmadan sağ tarafta harap görünümde ki tarihi binalar ile, büyük bahçe içesinde ki Toprak ailesine ait köşk ve müştemilatı dikkati çeker. İstinye deresinin ve halı sahasının yanında ki tarihi İbrahim Efendi köşkü de harap haldedir. İstinye'de sokak aralarında pek çok tarihi bina vardır. Bunların bir kısmı restore edilmiş, bir kısmı da harap haldedir.

İstinye-Emirgan yolu üzerinde ve deniz tarafında ki Müşir(deli) Fuat paşa yalısı da tarihi eserlerdendir. Yalı 19. yüz yılın ikinci yarısında yapılmış olup, ilk sahibi Billuri Mehmet efendidir. Sonra sırası ile İran Sefiri Muhsin Han, Hicaz kralı şura-ı Devlet azalarından Şerif Hüseyin bey yalının sahibi olmuştur. Son sahibi ise, Müşir(deli) Fuat paşa'dır. MüşirDeli Fuat Paşa, başarılı bir asker ve devlet adamı olması, bildiklerini ve düşündüklerini çekinmeden ve dürüstce söylemesi nedeniyle kendisine " deli " lakabı  takılmıştır. Bu nedenle yalı son sahibinin ismiyle anılır. Yalı daha sonra Deniz Yolları idaresine satıldı. 1991 yılında, tersane alanı boşaltılınca onarıma alındı. Nihayet 1999 yılında Karadeniz Ekonomik işbirliği D8 Uluslararası sekreteryası, Dış işleri bakanlığının, Türkiye temsilciliğinin kullanımına verildi.

Yeniköy'den İstinye'ye girişte, Kaşkar çay bahçesi ve Han Restaurant'ın çınar ağacı, İstinye'nin anıt ağaçlarındandır.

İstinye İskelesi


İstinye İskelesi Boğaziçi'nin Rumeli yakasındaki iskelelerinden olup, sadece sabah ve akşamları zirve satlerde hizmet vermektedir. İskele ve iskele binası betonarmedir. Bina tek katlıdır. İstinye Tersanesi’nin 1991 yılında kaldırılmasıyla, yolcu sayısı iyice azalmıştır. Önünde bir duba bağlıdır. İskelenin önündeki derinlik; 4.7 metredir. Köprüye; 7.70 deniz mili mesafededir.

 
DEMOGRAFİK YAPI
İstinye'nin yerli halkı, Bizans dönemine kadar Rum ve diğer azınlıklardan oluşuyordu. Ancak 1877 Rus harbi(93 harbi) göçleri, Balkan harbi(1912) göçleri ve Rize'nin Ruslar tarafından işgali nedeniyle İstinye, en çok göç alan yerleşim alanlarından biri olmuştur. Yirmi-otuz yıl öncesine kadar İstinye halkının büyük çoğunluğunu Rize, Ardeşen, Hopa, Fındıklı ve Artvin halkı oluşturuyordu. Balkanlar'dan gelenler de az değildi. Bu yöre toplulukları yine bu bölgede ikamet etmekte ve İstinye'nin yerli halkını oluşturmaktadırlar. Ne var ki son yıllarda yapılaşma, siteleşme ve yeni yerleşim alanlarının meydana gelmesi nedeniyle nüfus da büyük bir artış meydana gelmiştir.


İstinye denince akla koyu,tersanesi, kalafat yerleri, balıkcılığı, taş ve kireç ocakları ve topraklarının verimli olması nedeniyle bahçecilik gelir.

İstinye'de Rumlar ve Türkler iç içe yaşamazlardı. Rumlar genelde deniz kıyısını tercih ederken Türkler iç kısımlarda yaşarlardı.

Denizi ve koyu ile dikkat çeken İstinye'de ilk deniiz hamamı, 05.10.1877 tarihinde Vilayet-i Belediye kanunu gereğince, halkın açıktan denize girmelerini önlemek amacıyla, 1878 yılında açıldı. Bu deniz hamamı çok uzun yıllar kullanıldı. Günümüzde İstinye'de plaj(deniz hamamı) yoktur. 

İstinye'de bir de itfaiye teşkilatı bulunmaktadır. Bu teşkilat 1926 yılında İstanbul  Belediyesi tarafından " deniz itfaiyesi " olarak kuruldu ve 1960 yılına kadar hem deniz hem de kara itfaiyesi olarak görev yaptı. Deniz itfaiye gemisi ömrünü tamamladığından hizmetden kaldırıldı. Ancak İstinye itfaiyesi kara müfrezesi ile görevine halen devam etmektedir. 

1969 yılında Tersane


TERSANE
İstinye koyunda modern bir tersane yapılması için ilk adım 1856 yılında atılmış ve Zaptiye Müşiri (deli) Fuat paşa'nın bu bölgede ki arazisi üzerine ticaret gemileri için bakım onarım ve gemi inşa tersanesi yapım ruhsatı verilmiştir. Tersane yapımına 1909 yılında İtalyanlar talip olmuş, fakat Trablusgarp harbi nedeniyle çalışmalar yarıda kalmmıştır. 1911-1912 yıllarında Fransız şirketi tersane yapımişini üstlendi ve ismi " Boğaziçi istinye Havuz ve Destgahları Anonim Şirketi " olan bir tersane kurdular. Tersane 1912 yılında hizmete girdi. 1918 yılında Mondros Mütarekesinden sonra İngilizler tarafından tersane işgal edilmiş ise de, Fransızlar tersane üzerinde hakimiyet kurmuş ve 1928 yılına kadar çalıştırmışlardır. 1928 yılında tersane, devlet tarafından satın alındı. Önce Denizbank'a sonra Deniz İşletmeleri'ne, 1944 yılında ise Devlet Deniz Yolları ve Limanları Genel Müdürlüüğüne bağlandı.

İstinye tersanesinde üç havuz vardı. Biri 137.15 metre uzunluğunda ve 21.3 metre genişliğinde, diğeri 67.32 metre uzunluğunda ve 29.4 metre genişiliğinde sonuncu  ve üçüncü havuz ise, 152.1 metre uzunluğunda ve 29.4 metre genişliğinde idi. Bu ölçülerden daha uzun bir şilep yada tanker geldiğinde, ikinici ve üçünncü havuzlar birleşitrilerek çok daha uzun bir havuz oluşturuluyor ve tersaneye gelen gemiye rahatlıkla hizmet veriliyordu.

Bostancı(1956), Caddebostan(1956), Çengelköy(1962), Suadiye(1964), şehit Temel Şimşir(1977), Aydın Güler(1981), Rumelifeneri(1988) ve Kızıltoprak(1988) yolcu gemileri ile Celal Atik(1988), Hamit Kaplan(1988) tarak gemileri İstinye tersanesinde inşa edilmiştir.

Uzun yıllar Türk ve Dünya denizciliğine hizmet eden tersane, Boğaziçi yasasının 12. maddesi gereğince, 26.08.1991 tarihinde kapatılmış ve bu arazi turizm alanı ilan edilmiştir. Bu tarihi tersane de izmir Alaybey tersanesine nakledilmiştir. Boşaltılan alan turizm ve eğlence merkezi olarak kullanılmakta, sosyal ve kültürel etkinlikler bu alanda yapılmaktadır. Bu geniş alan üzerinde ve Tokmakburnu yönünde, İstanbul Gemi Trafik hizmetleri merkezi vardır. Boğaz geçişleri bu merkezden yönlendirilmektedir.

EKONOMİ
İstinye, Sarıyer ilçesinin sanayi bölgesidir. İstinye'nin iç kkısımlarında taş ve kireç ocakları vardı. Bunlar terk edikdikten sonra buralarda binalar yapılmaya başladı. İstinye'nin iç kısımlarında Kavel Kablo fabrikası, Türkay Endüstri ve Ticaret A.Ş.( türkay kibrit fabrikası), Beldeyama, Beldesan, Termo teknik fabrikaları bulunmaktaydı ve bu fabrikalar nedeniyle İstinye ilçenin sanayi merkezi konumundaydı. Ancak, günün koşulları dikkate alınarak bu fabrikaların büyük bir kısmı şehir dışına taşındı. Boşalttıkları alanlar ya konut inşaatına açıldı yada değişik iş alanlarına dönüştürüldü.  Borusan oto, Otokoç, Renault, Citroen gibi otomotiv marklarının büyük satış alanlarının bulunduğu bir otomotiv merkezi,  CarrefourSA ve Migros gibi büyük iş yerleri ve alışveriş merkezleri ile İstinye, Boğaziçi'nin en hareketli ve en canlı iş bölgesidir. Aynı bölgede A.B.D. Başkonsolosluk binası ve Türkiye Futbol Federasyonu merkezi bulunmaktadır. Ayrıca Koç Üniversitesinin İstinye kampüsüde bu eski fabrikalar bölgesindedir. Son dönemde İstinye Bayırı denen bölgede İstinye Park alışveriş merkezi inşa edilmiştir. İstanbulun en büyük ve seçkin alışveriş merkezlerinden birisidir. Hafta sonları çevresinde ciddi tarfik sorunu olmaktadır.



İstinye sahili havanın iyi olduğu günlerde İstanbullular tarafından gezinti ve yürüyüş için çok tercih edilen bir bölgedir. Yazın hafta sonlarında trafik hızı bir kaç kmye kadar düşer. Yaz aylarında hafta sonu ulaşım kaçamak yolları bilmeyenler için oldukça büyük sıkıntıdır. Sahildeki tüm kafe restoranlar ve çaybahçeleri dolu olur. Koyun içi üst üste teknelerle doludur. Belediye üç dört yıldır buraya düzenli bir marina yapılacağını açıklamasına rağmen henüz bir hareket yok.

Boğazın en güzel yerlerinden olan İstinye gezmek ve haftasonu programları için ideal bir seçimdir. Komşuları olan Emirgan, Yeniköy ve Tarabya ile iyi bir haftasonu programı olabilir.








17 Eylül 2011 Cumartesi

Semantik pragmatik dil bozukluğu nedir?

"Semantik pragmatik dil bozukluğu" terimi yaklaşık 15 yıldır kullanılıyor. Başlangıçta sadece otistik olmayan çocukları tanımlamak için kullanılmıştır. 

İçerdiği Özellikler:
  • dil gelişiminde gecikme
  • kelimeleri özgürce yan yana kullanmak yerine ibareleri ezberleyerek konuşmayı öğrenmek.
  • Televizyon v.b. yerlerden hatırladığı ibareleri anlamı dışında kullanma
  • Ben ve sen terimlerini karıştırmak
  • Özellikle “nasıl” ve “neden” içeren soruları anlama problemi
  • konuşulanları izleme zorluğu
Bu tip bozukluğu olan çocuklar, diğer insanların söylediklerini anlamakta sorunludurlar ve kendilerini nasıl uygun şekilde ifade edeceklerini anlamazlar.
En son araştırmalar ve pratik deneyimler iki önemli bulguya meyillidir:
  1. Kesinlikle otistik olan pek çok insanın bu çeşit dil bozukluğu da vardır. (Dastin Hofmanın Yağmur adamdaki Raymond karakteri tipik bir örnektir.)
  1. Semantik pragmatik gelişim bozukluğu tanımlanan pek çok çocuğun hafif otistik özellikleri vardır. Örneğin, genellikle sosyal beklenti ve durumları anlamakta güçlükleri vardır, hep aynı döngülere saplantılıdırlar ve yaratıcı oyun eksiklikleri vardır.
Bir süredir konuşma terapistler semantik pragmatik gelişim bozukluğu olan çocuklarla gerçek otistik çocuklar arasında önemli bir fark olduğunu iddia ediyorlar. Semantik pragmatik çocuklarda görülen otistik özellikler dille olan güçlüğün sonucudur.
Bununla beraber devam eden araştırmalar,semantik pragmatik dil bozukluğu ile otistik özelliklerin ikisini de oluşturan belirli tekbir bilişsel zayıflık olduğudur. Hattı zatında semantik pragmatik sorunu olan çocuk konuşmanın anlam ve önemini anlamakta ki sorunu gibi olayları anlama ve önemini anlamakta da sorunlular, bu da birbirinin sonucu gibi görünüyor.
Sonuç olarak otistik gruplama durumu açıklamak için kullanılmıştır. Bu gruplamanın içinde olan tüm çocukların semantik pragmatik dil sorunları vardır, fakat diğer otistik bozuklukları yüksek, orta yada hafif olabilir.  Buda Asperger Sendromu sınıflamasına paralellik gösterir, Asperger Sendromlu gruplanmış olan tüm çocuklar nispeten hafif sosyal eksikliklidir ve sonuç olarak dil eksikliği de vardır.

Görülüyor ki semantik pragmatik dil bozukluğu sınıflandırılmış çocuklar aynı zamanda yüksek fonksiyonlu otistik olaraktan sınıflanıyorlar.Uzmanlar çok az bile konuşsalar zeki çocukları Aspeger Sendromu olarak sınıflama temayülündeler. Fakat zeki Aspeger Sendromlu çocuklar ile Semantik Pragmatik Dil Bozukluklu çocuklar arasında çok öneli farklar var.Semantik Pragmatik dil bozukluklu çocuklar konuşmayı geç öğrenirlerken, Asperger Sendromlu Çocuklar üç yaşında cümlelerle konuşabilirler(Klinik göstergelerin sonucu). Semantik Pragmatik Dil Bozukluklu çocuklar IQ testlerinde sözlü QI testlerinden daha iyi başarı gösterirlerken, Asperger Sendromlu çocuklarınki diğer yönde temayüllüdür. Fakat, Semantik Pragmatik Dil Bozukluklu bir çocuk iyi konuşabilir bir hale gelince Asperger Sendromlular ve Yüksek Fonksiyonlu Otistiklerden farkı sadece akademik bir sınıflama haline geliyor.

Sınıflandırma sorununun bir diğer duygusal yönü de var. Ailelerin pek çoğu çocuğunu yüksek fonksiyonlu otistik tanımlamak yerine semantik pragmatik dil bozukluklu tanımlamayı daha yatkınlar. Diğer taraftan pek çok ailede semantik pragmatik dil bozukluğu tanımını hüsran yada yumuşatma görüyorlar. Çocuklarının davranışlarını bir çeşit otizm olarak tanımlandığında anlama eğiliminde oluyorlar.

Başka bir sorunda konunun lafzından oluşuyor. Otistik kelimesinin geçtiği tanımlardan dolayı pek çok çocuk okullar tarafından normal sınıfa kabul edilmiyorlar. Semantik Pragmatik Dil bozukluğu etiketi  normal sınıflar ve kaynaştırma eğitimleri için daha fazla şansı olan bir tanım. Belki de tek gerçekçi çözüm eğitimcileri eğitmek. Geniş otizm yelpazesi içinde etiket yerine çocuğa bakarak değerlendirme yapmayı öğrenmeliler.

Kısaca çok geniş otizm yelpazesi içinde genellikle sadece konuşmanın anlam ve önemini anlamakta ki sorunlardan dolayı olayları anlama ve önemini anlamakta da sorunlu olan bireylerdir. Yoğun eğitimle sorunlar kısmen yada tamamen ortadan kaldırılabilir.